Ana Sayfa 4. SINIF 5. SINIF 6. SINIF 7. SINIF
8. SINIF 9. SINIF 10. SINIF 11. SINIF 12. SINIF
4-8 (Eski P.) 9-12 (Eski P.) İlahiyat TestBank Fıkralar
 
Site içi arama
 
 
Türkiye Geneli III. DKAB Öğrenci Platformu Toplantısı
Panel Ödemiş 09 Mart 2008
Öğretmenler Tanışma Toplantısı 16 Şubat 2008
Panel 6 Eylül 2007
  
»  Davet Mektubu
»  Panelde Konuşulanların Özeti
»  Açılış Konuşmaları
»  Prof. Dr. Sönmez KUTLU'nun Konuşması
»  Doç. Dr. Halit EV'in Konuşması
»  Yrd. Doç. Dr. Veli ÖZTÜRK'ün Konuşması
»  Panelin Sonuç Bildirgesi
»  Panelin yansımaları
»  Panelle ilgili istatistiki bilgiler
DKAB Toplantısı 26 Mayıs 07
sempozyum 24 Şubat 07
  
 
Duyurular
 
  
 
Anket
 
   
 
Kullanıcı girişi
 
Kullanıcı Adı :
Şifre :
 
Hava Durumu
 
 
Ajanda
 
   

PROF. DR. SÖNMEZ KUTLU'NUN KİŞİSEL WEB SİTESİNE ERİŞİM İÇİN TIKLAYINIZ

Prof. Dr. Sönmez KUTLU'nun Konuşması
 
 
 

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Prof. Dr. Sönmez KUTLU'nun Konuşması

DİN ÖĞRETİMİNE MEZHEPLER ÜSTÜ YAKLAŞIM

Temel insan hakları arasında sayılan din ve vicdan özgürlüğü, ailelere, kendi çocuklarına dinini ve inancını öğretme hakkı tanımaktadır. Çağdaş dünyada, laik ve laik olmayan ülkelerde, bu hakkın kullanımı için çeşitli modeller geliştirilmektedir. Bunun sonucunda din dersi/din eğitimi/din öğretimi, devletin resmi okullarında veya kiliseye ait özel okullarda verilmektedir. Genelde batılı ülkelerde, ya doğrudan din dersleri adıyla bir dinin ve doktrinin eğitimi şeklinde veya bundan kısmen bağımsız Ahlak/ Değerler dersi şeklinde ya da her ikisi birlikte verilmektedir. Ancak bu hakkın nasıl kullanılacağı konusunda, doğulu ve batılı eğitim ve din eğitimi uzmanları ile teologların önünde cevaplamaları gereken pek çok soru bulunmaktadır: Aileler bu hakkı, nasıl kullanacaktır? Devletin resmi okullarında mı verilmeli yoksa mensubu bulunduğu Mezhep ya da Cemaatin açtığı özel okullarda mı verilmelidir? Özel okullarda veya devlet okullarında verilecekse devletin bu dersleri kontrol etme hakkı var mıdır? Varsa ne kadar ve hangi ölçüde kontrol edecektir? Bu derslerden devlet mi yoksa Cemaatler mi sorumlu olacaktır? Bu dersi devlet verdiği takdirde, aileler verilen derslerin içeriğini beğenmezse, çocuğunun bu dersi özel okullarda veya okul dışında bir mekanda almasına izin ve imkan tanınacak mıdır? Devletin bu eğitime hiç karışmaması veya kontrol etmemesi mümkün müdür? Kontrol ettiği takdirde bu dine bir müdahele sayılır mı? Toplumun istikrarı açısından ve milli kimliğin oluşturulması bakımından bu derslerin önemi nedir? Bu ders, din dersi mi yoksa din bilgisi formatı içerisinde mi verilecektir? Bu ders, din eğitimi mi yoksa din öğretimi mi olacaktır ? Dersin programı hazırlanırken Mezhep merkezli/ Din merkezli veya Mezhepler üstü ya da dinler arası bir yaklaşım mı benimsenecektir? Devlet okullarında laik bir eğitim sisteminde, doktrin/mezhep merkezli din dersi mümkün müdür? Eğer mümkünse belli mezhebe mensup öğrenciler, farklı sınıflarda bu dersi almaları gerekmez mi? Ayrı sınıflarda verildiği takdirde, toplum için din birleştirici olmaktan çıkıp, ayrıştırıcı ya da parçalayıcı bir unsur haline gelmez mi?
Her birisi ayrı bir tebliğ konusu olan bu soruları çoğaltmamız mümkündür. Bizi ilgilendiren, dersin adı her ne olursa olsun, dersin programdaki yeri ister ihtiyari ister seçmeli olsun, Türkiye’de din eğitim ve öğretiminin okullarda verilmesi söz konusu olduğunda, bu dersin kimin sorumluluğu altında verileceği veya hangi okullarda verileceği konusunda ilk bakışta şu seçeneklerle karşı karşıyayız: a) Din Eğitim ve Öğretimi Mezheplerin veya Cemaatlerin özel okullarında verilebilir. Bu durumda din eğitiminin içeriğinden dini mezhep ve cemaatler sorumludur. Her mezhep ve dini oluşum, kendi özel okullarında veya diğer kurumlarında, kendi metinleri üzerinden kendi mensuplarına kendi din anlayışlarını öğretir. Devlet bu pogramların pedogojik yönden iyi hazırlanıp hazırlanmadığı, verilen içeriğin devletin eğitim felsefesine ve amaçlarına uygunluğu, toplumsal barışa katkısı açısından denetler. Bu durumda doktriner veya mezhep merkezli din eğitiminden söz edilebilir. Örneğin Sünni-İslam Din Dersi, Şii-İslam Din Dersi, Hanefi-İslam Din Dersi, Şafii-İslam Din Dersi, Alevi-İslam Din Dersi ve Mevlevi-İslam Din Dersi. Türkiye’de mezheplere ve dini cemaatlere ait özel okullar olmadığı ve kendilerine ait özel kurumlar olmadığı sürece, bu seçeneğin bugün için uygulama alanı yoktur. b) Din Eğitim ve Öğretimi, resmi okullarda verilir. Din kültürü ve ahlaki değerler, hiç bir mezhep ve doktrine bağlı kalmaksızın mezhepler üstü veya birleştirici bir yaklaşımla devlet okullarında öğretilir. Bunun adı mezhepler üstü veya Birleştirici din öğretimidir. İslam’da dini temsil makamı olmadığından ve din eğitiminin mezhep ve cemaatlere bırakıldığı takdirde ideolojik eğitime dönüşmesi ihtimali karşısında, dini grup ve cemaatlere eşit uzaklıkta durması gereken laik devlet, din konusunda vatandaşları doğru bilgilendirmeyi bir kamu hizmeti olarak üslenir ve resmi okullarda bu ihtiyacı karşılamaya çalışır. Bu durumda, en önemli sorun mezhepler ve farklı anlayışların ne şekilde öğretime konu edilebileceğidir. Laik devlet, mezheplerle ilgili bilgilendirmeyi kendi okullarında yapar; her hangi bir mezhebin itikadi ve ibadetlerinin öğretilmesini ise, çocukların ailelerine bırakabilir. c) Her dini topluluk, kendi mezhep ve din anlayışını resmi eğitim sistemi müfredatı içerisinde kendisi verir. Bu da birinci seçenek gibi mezhebî veya mezhep merkezli din eğitimidir. Bu durumda, laik sistemde farklı mezhep ve anlayışların eğitimi olup olamayacağı gündeme gelir. Aslında bütün sorun genel din dersi mi yoksa Cemaatin din dersi mi konusunda düğümlenmektedir. Bana göre, din dersleri, özel okullarda veya devlet okullarında, her hangi bir mezhep veya anlayışın eğitimi olarak verilse dahi, farklı anlayışlara mensup öğrencilerin birbirlerini daha iyi anlamaları ve ortak bir zeminde buluşabilmeleri için İslam dininin, kültürünün ve ahlaki değerlerinin öğretildiği herkesin katılabileceği genel bir din dersinin orta öğretim programlarında yer alması kaçınılmazdır.
Müslüman toplumlarda, özellikle ülkemizde, genelde eğitimle, özelde din öğretimiyle amaçlanan toplumsal, bireysel ve ahlaki hedeflerin gerçekleştirebilmesinde ve toplumsal barışın sağlanmasında önemli katkılarının bulunacağına inandığım belli bir anlayışın öğretildiği mezhep merkezli bir eğitim yerine bütün anlayışları kucaklayacak mezhepler üstü/ birleştirici yaklaşımı tartışmaya açmak istiyorum. Ancak yaklaşımın ne olduğuna geçmeden önce, tartışmanın daha sağlıklı bir zeminde yapılabilmesi için İslam düşüncesinde ortaya çıkan farklı din anlayışları ve yorumlarının toplumsal ve teolojik boyutuyla ilgili bazı hususlara dikkat çekmek istiyorum.
a) İslam düşüncesinde dinin anlaşılması ve yaşanması konusunda ortaya çıkan farklılıkları, genel olarak siyasi-itikadî, fıkhî-ameli ve ahlakî yorumlar şeklinde üçe ayırabiliriz. İnanç ve siyaset konularında geliştirilen ve belli bir topluluk tarafından sürdürülen sistematik yorumlara siyasi ve itikadi mezhepler; ibadet ve muamelatla ilgili hususlarda çözümler üretenlere fıkhî mezhepler; Ahlaki yönü ağır basan ve ferdi terbiyeyi esas alanlara da Sufi oluşumlar denmektedir. Bunlar İslam’ın özgün bir yorumu olabilir, ama İslam’dan bağımsız bir inanç biçimi olarak görülemez.
b) Farklı tarihi, siyasi, toplumsal ve dini süreçler, farklı din anlayışlarının ortaya çıkmasına ve kurumsallaşmasına sebep olmuştur. Haricilik, Şia, Mürcie, Mu'tezile, Hadis Taraftarları, Maturidilik, Eş'arilik, Nusayrilik,Yezidilik ve benzeri itikadi/kelâmi fırkalar; Hanefî, Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Caferî gibi amelî/fikhî mezhepler ve daha geç dönemde ortaya çıkan Yesevilik, Nakşilik, Kadirilik, Rufailik, Alevilik-Bektaşilik ve diğer mistik oluşumlar bu kurumsallaşmanın tezahürleridir.
c) İslam'ın anlaşılma biçimleri olarak kabul edilen mezheplerin ortaya çıkması, tarihsel, politik-dini ve beşeri bir olgudur. İnsanlar farklı bakış açılarına göre, farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Neticede her grup kendi anlayışının doğru olduğunu iddia etmeye, onu ayet ve daha sonraları hadislerle temellendirmeye çalışmıştır. Aslında her ekolün, ürettiği görüş ve çözümler, belli dönemin dini ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortaya konulmuştur. Dolayısıyla hiç bir mezhep, görüşlerinin bütün insanlık için kıyamete kadar geçerliliği ve İslam'ı bütün yönleriyle temsil ettiği iddiasında bulunamayacağı gibi kendisini İslam’la da aynileştireme iddiasında da bulunamaz. Mezhep veya dini yorum geleneklerinden her hangi biri, bütün görüşleriyle ne doğrudur, ne de yanlıştır. Her bir mezhebin ve mensubunun doğru ve yanlışları olabilir. Beşeri ürünü olan bu yapıların kutsallaştırılmaları doğru değildir.
d) Ruhban ve Kilise Hrıstiyanlık için son derece önemlidir. Çünkü Hrıstiyanlık, kilise üzerinden temsil edilmektedir. Tanrı ile insan arasına aracı insan/insanlar veya kurumlar konulmuştur. Bu yüzden Katolik, Protestan ve Ortadoks olunmadan Hrıstiyanlığı yaşamak mümkün değildir. Halbuki İslam’da Sünni, Şii ve Alevi olmadan da İslam’ı yaşamak mümkündür. Allah’la insan arasında hiçbir aracı insanı ve kurumu benimsemez. İslam’a girmenin Hrıstiyanlıkta olduğu gibi özel töreni ve kaydı yoktur. İslam, özgür iradeyi esas alır ve bu tür törenlere ihtiyaç duymaz. İslam’ı yaşamak için, her hangi bir mezhebe bağlanmak da şart değildir. İslam’ın mezhepler ve diğer dini anlayışlardan bağımsız bir gerçekliği vardır. Çünkü İslam, mezhepler öncesinde var olan tarihsel bir olgudur. Bu gerçekliği Kur’an ve Hz. Muhammed’in hayatındaki uygulamalar aracılığıyla tespit etmek mümkündür. İslam’ın ahlakî prensipleri, inanç esasları ve ibadet biçimleri bu iki kaynak tarafından, genel hatlarıyla belirlenmiştir. Bunlar mezhepler öncesinde varlığı bilinen, İslam’ın mezhepler üstü temel değerleridir.
e) Tarihte ortaya çıkan mezhep ve tarikatlardan Türkiye’de varlığını sürdürenler incelendiğinde, Siyasi ve itikadi mezheplerden Şiilik, Sünnilik –Maturidilik ve Eş’arilik-, Yezidilik ve Nusayrilik; Fıkhî-amelî mezheplerden Hanefilik, Şafiilik ve Caferilik; sufi oluşumlardan ise, Yesevilik, Kadirilik, Alevilik-Bektaşilik, Nakşilik, Rifailik ve diğerleri bulunmaktadır. Bunların dışında, günümüzde ortaya çıkan, Süleymancılık, Nurculuk gibi Cemaat adı verilen diğer bazı gruplar bulunmaktadır.
Ülkemizde bugün için batıda olduğu gibi, çok dinli ve çok kültürlü çoğulcu bir toplumsal yapı söz konusu değildir. O halde din, öğretime konu edilirken birinci derecede kendi toplumsal ihtiyaçlarımızı ve tarih boyunca ortaya çıkan İslam yorumlarının İslamla ilişkilerini göz önünde bulundurmak ve buna göre bir model geliştirmek durumundayız. Cumhuriyet döneminde, bu ders, ister ihtiyari ister zorunlu olsun, başlangıçta, Kur’an merkezli ve sağlam kaynaklara dayalı İslam din dersi şeklinde verilmesi amaçlanmıştır. Bu sebeple 1924 yılında ilkokullara konulan derse Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri denmiştir. 1926’dan sonra ise, gerek ilkokullarda, gerekse ortaokul ve liselerde Din Dersi olarak program dışı yer almıştır. Ancak 1982 Anayasasıyla , yeni ihtiyaçlar ve şartlar gereği, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adı verilerek muhteva genişletilmiştir. Türkiye tecrübesinde, inanç esasına dayalı olmayan bir ulus devlet hedeflendiğinden İslam öğretilirken, bütün mezheplerin ortak paydalarını oluşturan temel doktrini öğretilmeye ve mezhebi eğitimden kaçınılmaya çalışılmıştır. Türk eğitim sisteminde Laiklik, Tevhid-i Tedrisat anlayışı gereği, Din dersleri adıyla program dışı veya içinde, seçmeli veya zorunlu olarak dinin okullarda öğretilmesi ve okullarda öğretilen bu farklı dini yorumlara ( mezhep ve tarikat) eşit mesafede durulması, yani İslam’ın ibadet, ahlak ve ibadet boyutlarının mezhepler üstü yaklaşımla öğretilmesi şeklinde yansımıştır. Din eğitimi, 1980’li yıllarda aynı amaçlarla dinin öğretimi olarak zorunlu hale getirilmiştir.
Avrupa ülkelerinde, din eğitim ve öğretiminde tek bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün değildir, herkes kendi modelini kendi geliştirmiştir. Devlet okullarında mecburi din dersi olanlar olduğu gibi, hiç din dersine yer vermeyen ama özel kilise okullarında verilmesine müsaade eden ülkeler de vardır. Fransa bir kenara bırakılırsa, Avrupa Birliği ülkelerinde, laiklik din eğitim ve öğretimini resmi okullardan dışlamak anlamına gelmiyor. Hatta resmi okullarda verilen din dersine ve bu dersi verenler öğretmenlere mali destek sağlıyor. Bir ülkede birden fazla yaklaşım söz konusudur. Ruhbanlık sistemine sahip olan Hrıstiyanlık ve ona bağlı mezhepler, kilise üzerinden temsil edilmektedir. Avrupa Birliğindeki pek çok devlet, onlara özel okul açma ve bu okullarda kendi dinleri merkezinde doktriner bir din eğitimi verebilme hakkı tanımıştır. Ancak batılı ülkelere yapılan göçler, tek dinli ve tek kültürlü toplum yapısını değiştirmiş, çok kültürlü ve çok dinli bir yapının meydana gelmesine sebep olmuştur. Böyle bir toplumsal yapının ihtiyaçlarını karşılamak için, diğer din ve kültürleri nasıl öğretecekleri tartışılmaya başlanmıştır. Bunun sonucunda tek bir dinin eğitimini veren dinler merkezli, diğer dinleri de göz önünde bulunduran dinlerarası, hiçbir dine bağlı olmaksızın dinler üstü/birleştirici/ekümenik veya belli bir dinin belli bir mezhebi doğrultusunda doktrin merkezli yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bununla birlikte Avrupa ülkelerinde, Sünnilik, Şiilik ve Alevilik gibi İslam yorumlarının verilmesi için mevcut seçenekler, Hristiyan mezheplerinin verilişi için mevcut seçeneklerden farklıdır. Hatta Türkiye söz konusu olduğunda bu seçenekler Avrupa ülkelerinden çok daha farklı ve bize özgü seçenekler olabilecektir. Bugün için, Türkiye’de bu dersin zorunlu veya seçmeli olması tartışmalarını yapmak yerine, bu derslerin nasıl ve hangi yaklaşımla verileceği konusu tartışılmalı ve toplumsal ihtiyaçlarımıza en uygun yaklaşımın benimsenerek, bu doğrultuda ders programlarının yeniden oluşturulması çalışmalarına katkıda bulunmak daha yararlı olacaktır.
Din öğretiminde mezhepler üstü yaklaşımın ne demek olduğunu anlayabilmemiz için, önce mezhep merkezli ( Cofessional/ denominationl/doktrinal) yaklaşımın tanımlanmasında fayda görüyorum. Örneğin Katolik eğitim, konunun uzmanlarınca şöyle tanımlanmaktadır: “ Katolik din eğitimi, yalnızca Katolik öğretmenler tarafından, yalnızca Katolik öğrencilere ve Katolikliğe özel inanç esaslarına dayalı öğretici materyallerle öğretildiği anlamına gelir.” Bundan hareketle mezhebî eğitime, İslam dini ve onun etrafında oluşan yorumları esas alarak yeni bir tanım getirebiliriz: “Mezhep merkezli din eğitimi, bir mezhebin yalnızca o mezhebe mensup öğretmenler tarafından, yalnızca o mezhebe mensup öğrencilere ve o mezhebe özel inanç esaslarına dayalı kendi öğretici metinleriyle öğretilmesi demektir.”
Cumhuriyet döneminde Türkiye’de böyle bir modelden uzak durulmaya çalışılmış ve genel politika olarak mezhepler üstü din öğretimi modeli benimsenmiştir. Her ne kadar Din Kültürü Ahlak Bilgisi dersleri, toplumsal yapı gereği Sünni öğretmenler tarafından öğretildiği söylenebilirse de, bu derse girmek ve onu öğretmek için Sünni olmak şart değildir. Bugün için İlahiyat Fakültesi mezunu olan ve pedogojik formasyon alan herkes bu dersi verebilir. Bu özellikleri taşıyan, ama Sünni olmayan birisi de bu dersi verebilir. Nitekim bunun örnekleri vardır. Bu dersler içerik itibariyle de mezhep merkezli değildir. Her ne kadar namaz ve orucun bazı uygulama ve pratikleri Hanefi mezhebine göre verilmekte ise de, bu o dersi Sünni bir ders yapmakta yeterli görülemez. Namaz ve oruç, asıl itibariyle bütün mezheplerce kabul edilen mezhepler üstü bir ibadettir. Sünniliğe ait bir uygulama değildir. Sadece bazı uygulama ve pratiklerinde Hanefilik esas alınmıştır. Ayrıca bu dersler, her hangi bir mezhebin metinlerine dayalı olarak işlenmemektedir. Hatta bu yüzden bazı Sünni çevreler, bu dersi mezhepsizleştirme öğretisine dönüştürüldüğü şeklinde eleştirmektedirler. İslamla ilgili bilgiler bütün mezheplerce benimsenen Kur’an’ın öğretisi çerçevesinde verilmesi hedeflenmektedir. Son olarak bu ders, sadece Sünnilerin bulunduğu sınıflarda verilmemektedir. Bu yüzden Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri, Türkiye’de mezhep merkezli bir yaklaşımla öğretime konu edilmemektedir. Bununla birlikte eski programlar incelendiğinde, Kur’an’ı Kerim ve Din Bilgisi veya Din Dersi adlarıyla ilkokul, ortaokul ve Liselerde 1924’ten itibaren konulan derslerin müfredatlarında adı konulmamış olsa da, İnanç, ibadet ve ahlak boyutlarıyla İslam’ın mezhepler üstü eğitiminin hedeflendiği açıkça görülmektedir. Bununla birlikte Yörükân’ın teşebbüsü bir kenara bırakılırsa, Mezhepler üstü bir yaklaşımı tam olarak yansıtan müfredat çalışmaları yenidir. Yörükân adını koymaksızın ve bir din eğitimi kavramı olarak kavramlaştırmaksızın, buna İlm-i Hâl adını vermiştir. Bu eser, “ Âyetlerle Akîde Esasları”, “Âyetlerle Amel ve Ahlâk” ve “Ayetlerle İbadet Esasları” olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. İçerik incelendiğinde İlm-i Hâl ile Kur’an’a dayalı İslam Din Dersi kastedildiği anlaşılacaktır. Aslında bugün bundan Mezhepler üstü veya Kur’an merkezli bir yaklaşım olarak bahsetmekteyiz.
Bütün bunlardan sonra İslam’ın mezhepler üstü öğretimini şöyle tanımlamayabiliriz: “Mezhepler üstü din öğretimi, İslam’ın inanç, ibadet ve ahlaki değerlerinin, her hangi bir mezhebin din anlayışı ve yorumuna bağlı kalmaksızın betimleyici bir tarzda öğretilmesidir.”
İslam’ın mezheb merkezli öğretiminin doğuracağı olumsuzlukları bertaraf edebilmek için sosyal bir bilim olarak ve dinbilimsel araştırmalara dayalı olarak verilmesi son derece önemlidir. Böyle olduğu takdirde normatif ve ideolojik olmaktan uzaklaştırılabilir ve sırf din hakkında öğrenme süreçlerine dönüştürülebilir. Aksi takdirde ideolojik bir eğitime dönüşür. Bu da insanların din kimliğini, mezhep üzerinden tanımlamaya götüreceğinden toplumsal gerginliklere yol açar. Kavramın tanımlanmasından sonra, tebliğin başında sorulan sorulara şunlar eklenebilir. Orta öğretimde resmi veya özel okullarda Mezhepler üstü bir eğitim verildiği takdirde, bunun müfredatının hazırlanmasında devletin ve ailelerin rolü ne olacaktır? Mezhepler üstü din öğretimi yaklaşımdan maksat mezhepsizlik midir? Bu derslerin müfredatında yer alacak konular, nasıl ve kimler tarafından belirlenecektir? Mezhepler ve diğer dinler hakkında bilgi verilecek midir? Verilecek ise, hangi aşamada ne kadar verilecektir? Verilen bilgiler, neye göre ve hangi metinlere dayalı olarak verilecektir? Bu dersleri kimler okutacaktır? Bu derslerin müfredatına uygun kitaplar nasıl ve kimler tarafından yazılacaktır?
İslam’ın öğretilmesinde mezhepler üstü yaklaşımın, hem teolojik hem de din bilimsel olmasının öne çıkarılmasında fayda vardır. Din Kültürü ve Ahlak bilgisi dersinin dini, Türkiye’de inanılan dindir, yani İslam’dır. Belli bir dinin öğretim konusu yapılması sebebiyle, teolojik yönün ağır basması kaçınılmaz olacaktır. Yalnız bu derste İslam, sırf Hanefî veya Şafiî ya da Bektaşî İlmihali çerçevesinde –Hrıstiyanlıktaki Credo’dan farklı- ve kültür unsuru olarak değil teorik ve pratik bütün yönleriyle gündeme gelecektir. Ancak İslam’ın bütün insanları tevhid anlayışı altında birleştirmeyi öngören teolojik doktrini, din öğretiminde mutlaka dikkate alınmalıdır. Böyle olması, dinin, bilimsel araştırmaya dayalı veriler esas alınarak öğretilmesine engel değildir. Çünkü, gerek İslam gerekse diğer dinler ve onların yorumları hakkında verilen bilgiler, objektifliği ve evrensel olmayı esas alan din bilimlerinin verilerine dayalı dinbilimsel yaklaşımla, disiplinler arası işbirliğiyle ve bir sosyal bilimlerin yöntemiyle ortaya konulmuş, araştırmaya dayalı bilgiler olacaktır ; mezhepler, tarikatlar veya örf-adetler yoluyla yaşatılan batıl ve hurafe cinsinden bilgiler olmayacaktır. Bu yolla, dinin sırf bir gelenek olarak sunulmasının önüne geçilecek ve günümüz insanının anlam arayışında, sorunlarını çözmede daha etkin bir rol üslenecektir. Mezhepler üstü yaklaşımda, müfredat hazırlanırken asıl etkin rol oynayan, din bilimciler olacaktır. Eğer mezhebî veya doktrin merkezli bir din eğitimi yapılacaksa, o zaman ilgili anlayışın mensupları ve önderleri bu dersin müfredatının hazırlanmasında yer alması ve onlara danışılması kaçınılmazdır. Bir sosyal bilim olarak öğretilmesi hedeflendiğinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatı hazırlanırken mezhep veya tarikatların önderlerine veya örgütlerine sorulacak olursa, tek bir yorumun baskısı veya etkisi altında kalınabilir. Bu da dersin, her hangi bir mezhebin ideolojik baskı aracına dönüşebilir. Diğer taraftan her hangi bir mezhep veya dini cemaatin farklı alt grupları veya ayrı düşünen örgütlerinin bulunması kendilerine has bir din dersi müfredatının hazırlanmasının önünde önemli bir engel oluşturmaktadır. Bunların tamamına danışarak din dersi müfredatı hazırlamak son derece zor bir iştir. Bunun tipik örneği bugün Alevi-Bektaşilikte yaşanmaktadır. Aleviliği İslam dışı anlayış, kendine özgü bir din, Alisiz Alevilik, İslam’ın bir yorumu ve benzeri şekilde gören ve buna göre öğretmek isteyen farklı gruplar vardır. Örneğin Almanya’da olduğu gibi, belli bir mezhep veya cemaat, kendi özel okullarında kendi dini yorumunu verecekse, o zaman dersin müfredatının, ilgili mezhep veya dini oluşumun önde gelenleri veya temsilcileriyle din bilimcilerin ve konunun uzmanlarının katkıları ve yönlendiriciliği doğrultusunda hazırlanması uygun olacaktır.
Mezhepler üstü yaklaşımda, mezhepleri teolojik sistemleriyle; mensuplarını mezhebî kimlikleriyle ayrıntılı olarak öğretime konu edinmek hedeflenmemektedir. Bunun yerine dinî oluşumların dini ve ahlaki değerlere katkıları verilir. Bu konudaki özgün yorumları, kendi yazılı kaynaklarından seçilecek özgün metinlerle desteklenebilir. Bu amaçla her bir mezhep ve dini oluşumun tartışmasız metinleri, uygun yerlerde okuma parçası olarak konulur. Örneğin Alevilik-Bektaşilik, öğretime konu edilirken, onun dört kapı kırk makamı Hacı Bektaş Veli’nin kendi eserlerinde açıklandığı şekliyle Ortaöğretimin ileriki aşamasında hiçbir yoruma tabi tutulmadan okuma parçası olarak aynen verilebilir. Ama bu bilgiler, bu ekollerin tarihi gelişimi hakkında bilgi verildikten sonra öğretildiği takdirde daha iyi anlaşılabilecektir. Mezhepler üstü yaklaşımda, İslam’ın farklı anlayış biçimleri olan mezhepleri ve dini oluşumları ortadan kaldırmak, dönüştürmek veya değiştirmek söz konusu olamaz. Böylece farklı dini yorumların ve din ile dini yorumlar arasındaki ilişkiyi doğru anlamaya, yeni açılımlar yapabilmeye, “Alevilik-Sünnilik meselesinin sorun olmaktan çıkarılmasına ve farklılıkların bir zenginlik olarak algılanmasına” imkan sağlanmış olur. Çünkü geleneksel dini oluşumlar, mensuplarının dini problemlerini çözmede ve ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmaktadır. Yeni açılımlar yapılabilmesi için bu geleneksel yapılarla din arasındaki ilişkiye eleştirel yaklaşmaya ve yapıcı sorgulamaya önem vermek faydalı olacaktır. Böylece geleneksel dini yapıları kutsallaştırmanın ve mezhebi taassuba düşmenin önüne geçilebilecek, toplumdaki farklı yorumlara, bu yorumları benimseyenlere karşı saygı ve hoşgörü artacaktır.
Mezhepler üstü yaklaşımda, farklı İslam yorumlarını birleştiren Allah, Hz. Muhammed, Ahiret inancı, Kur’an, Hz. Ali, Ehl-i Beyt gibi temel ve ortak değerlerin farklı yorum sahiplerinin kabul ettiği kaynaklar ve motiflerle desteklenmesi bir yaklaşım olarak benimsenmek durumundadır. Örneğin ülkemiz açısından düşünüldüğünde Sünni, Şii, Alevi-Bektaşi ve diğer dini toplulukların din anlayışlarında Ebû Hanife, Ebû Mansur el-Maturidi, Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli önemli bir yere sahiptir. İnanç, ibadet ve ahlak konuları, mezhep ve belli bir dini anlayışın kalıplarına sığmayan bu insanların görüş ve düşünceleriyle desteklenerek incelenebilir. Bu insanların mezhepler üstü kimliği göz önünde bulundurularak, onların görüşlerine atıflar, onlarla ilgili Alevi veya Sünni nitelemesinde bulunmaksızın yapılması önemlidir. Ancak İslam’ın mezhepler üstü öğretiminde, bu insanlardan birisinin görüşlerin diğerine rüçhaniyeti söz konusu değildir. Çünkü İslam onlardan ibaret değildir, onlar yokken de İslam vardı.
Mezhepler üstü yaklaşım, Beyza Bilgin’in dediği gibi, “bütün gençliği eşit derece din bilgisi ve din kültürüne sahip kılmayı hedefleyen bir Din Kültürü öğretimi” anlamına gelmektedir. Buradan öğrencinin diğer dinler ve kendi dinine ait farklı yorumlarla ilgili bilgilerden mahrum edilmesi, mezhepler ve diğer dinlerin görmezlikten gelinmesi sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü ileriki aşamalarda İslam yorumları arasında ve diğer dinlerle İslam arasında “açık öğrenme süreçlerine izin” verilmektedir. Başka bir ifadeyle İslamla ilgili yorumlar, İslam inancı verildikten sonra, son sınıflarda, bilimsel araştırmaların sonuçlarına dayalı olarak ve aslına uygun olarak verilebilir ve inançlar arasında karşılaştırmalar yapılabilir. Diğer dinler ve mezheplere yer verilmesi ve bazı karşılaştırmalara imkan tanınması başarılırsa, bu ders ileriki aşamalarda “mezhepler üstü dinler arası açılımlı din dersi” haline getirilebilir. Bunu başarabilmek için, Fenomenolojik yaklaşımdan faydalanılabilir. Örneğin dinlerde ibadetler, çevre bilince, kutsal mekanlar, günler ve bayramlar bu şekilde işlenebilir. Böylece din dersi, soğuk ve kuru bir eğitim olmaktan çıkarılabilir ve öğrencilerin gönül dünyasına nüfuz edebilen bir derse dönüşür. Mezhepler üstü yaklaşımda, din öğretiminin Ortaöğretimde mezhebî veya dinî eğitime dönüştürülmemesine son derece özen gösterilmelidir. Aksi takdirde din, kendisi hakkında yapılan tarihi yorumlara indirgenmiş, kendi benliğinden, metinlerinden, tarihinden, geleneğinden ve dünya görüşünden uzaklaştırılmış olur.
Mezhepler üstü yaklaşımda dinin yorumları ve anlaşılma biçimleri olan mezhepler, tamamen subjektif din anlayışları olarak kabul edilmektedir. Bu subjektif din yorumları okuldaki öğretimle öğretilemez, bunların büyük bir kısmı kendi Cemaatinin içinde veya aile eğitimi gerektirir. Halbuki din dersinde, bu doktrinlere bağlı bir iman ve dindarlık öğretimi mümkün değildir. Bu yaklaşım, kişilerin imanını oluşturmak yerine, onların doğru seçim yapmasına ve kendi inancını kendinin oluşturmasına imkan sağlanır. İslam’da imanın oluşturulmasında taklide, öğrenmeye ve öğretmeye yer yoktur. Gerçek bilgiye dayalı imanın oluşması, kişinin kendi akıl yürütmesi ve delillendirmeleri sonucu kalben tasdiki ile mümkündür. Diğer yandan psikolojik yönü ağır basan dindarlık da subjektiftir, ölçülemez, kişilere ve şartlara göre değişir. Bunu sınıf ortamında öğretimle aktarmak veya oluşturmak da mümkün görünmemektedir. Öğretilebilecek olan Subjektif dindarlıklar değil, nesnel dindir.
Mezhepler üstü bir din dersi, din hakkında doğru bilgi vermeyi, eleştirel düşünce becerisi kazandırmayı, toplumdaki farklı din ve anlayışlara hoşgörüyle yaklaşan, doğru bilgi, doğru davranış ve sağlam ahlaki değerlerle donanmış iyi bir insan yetiştirmeyi hedeflediğinden , çocuğa doğrudan dindarlık telkin etmediği için, din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olmadığı ortadadır. Eğitim ve öğretim sırasında hiçbir öğrenci, dini bir davranışta bulunmaya zorlanamaz. Sadece bireylerin ve toplumların dini açıdan istismar edilmesini önleyecek sağlam ve doğru dini bilgi öğretilmesi amaçlanır. Bunu başarabilmek için din öğretiminin temelinde, “insana saygı, düşünceye saygı, ahlaki olana saygı, hürriyete saygı ve kültürel mirasa saygı” bulunmalıdır. Hüseyin Atay’ın Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu olması ve böyle bir uygulamanın vicdan özgürlüğüne aykırı olmayacağı konusundaki temellendirmesi, son derece önemlidir: “ Bilmek ile inanmanın ve yapmanın ayırt edilmesi gerekir. Dini bilmek ayrı bir şey, o bildiklerine inanmak ve gereğini inananarak yapmak ayrı bir şeydir. Çünkü inanmayarak yapmak dince kabul edilmez. Din Bilgisi, dinin ne olduğunu ve ne olmadığını anlatıp öğretecektir.”
Din öğretimi, okulda bir öğretim faaliyeti olabilir, ancak bir sufi oluşumun veya mezhebin eğitimi olması pek çok sorunu beraberinde getirir. Alevilik, Bektaşilik, Kadirilik gibi sufi oluşumlar ve nazariyeleri, tabiatları gereği, laik sistemde, sadece İslam’la ilişkileri, nazari temelleri ve kültürel boyutlarıyla öğretimin konusu olabilir, fakat tecrübeye dayalı bir eğitimi yapılamaz. Başka bir ifadeyle okul ortamında, bir yaşantı olarak öğretilebilir değildir. Çünkü bu oluşumlar dini statü itibariyle, şeyh-mürid, dede-talib ilişkisi ile hiyerarşik bir yapılanmaya; uzun tecrübeleri gerektiren hal ve makamlar ( dört kapı kırk makam veya diğer anlayışlar) üzerine kurulu tasavvufî bir nazariyeye dayanmaktadır. Örneğin Alevilik-Bektaşilikte, tarikat ayinlerine, çocuklar alınmaz. Belli bir yaşa geldikten sonra belli törenlerle ve uygulamalardan sonra girebilir. Dolayısıyla Alevilik-Bektaşilik veya diğer sufi oluşumların eğitim süreçleri, çocuklardan çok yetişkinleri ilgili olduğundan örgün eğitimde verilmesi mümkün değildir; çünkü böyle bir eğitim, bu oluşumların kendi rehberleri denetim ve yönlendirmesinde, kendi dergah, tekke ve zaviyelerinde yetişkinlerin eğitimine yönelik Cemaat içinde eğitim olup okula taşınamazlar. Tarihte olduğu gibi, planlı, programlı ve amaçlı bir şekilde yapılan okul içi eğitimden çok okul dışı yaygın eğitim türüne sokulabilir. Bu boyutuyla, pedogojik amaçlarla okulda öğretilmesi gereken bir kültür unsuru olmaktan çıkar ve ailelerin insiyatifine bırakılan bir husus haline gelir. Bunun adı, Alevî, Bektaşî, Nakşî veya Kadirî eğitim olacağında laik eğitim sistemi içinde yer almaları ve bunun devlet eliyle verilmesi mümkün görünmemektedir. Sonuç olarak, bu yaklaşımda sufi ve tasavvufi oluşumlar, sadece din anlayışları, tarihsel gelişimleri ve kültürel kaynakları, bilimsel verilere dayalı olarak öğretime konu edilebilir.
Mezhepler üstü din öğretimi yaklaşımında, din, birinci el kaynaklarından hareketle öğretim konusu yapılmaktadır. İslam söz konusu olunca, onun temel kaynağı vahiy ve akıldır. Hz. Muhammed ise, Kur’an’ı tebliğ etmek ve bazı kapalı noktalarını açıklamakla görevlidir. Bu açıdan, Hz. Peygamber’in örnek davranışları ve sözleri ondaki bazı kapalı noktaların anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Gerek Hz. Peygamber ve gerekse onun vefatından sonra Kur’an’ın anlaşılması ve yorumlanmasında yetkili olan akıldır. Bu bakımdan İslam’ın ilkeleri, inanç esasları, ibadet ve ahlak anlayışı, aklın bilgi üretme süreçleri kullanılarak Kur’ân’dan çıkarılacaktır. Çünkü Kur’an ve akıl, Müslümanların ortak paydasını oluşturmaktadır. Mezheplerin mutlak doğruluk iddialarının, yorumların dinleştirilmesinin veya dinle özdeşleştirilmesinin önüne, ancak bu yolla geçilebilir. Cumhuriyeti kuran iradenin de, mezhebî taasuptan ya da mezhepçilikten kurtulabilmek için İslam’ı Kur’an üzerinden anlamaya ve öğretim konusu yapmaya önem verdiğini görmekteyiz. Bu konuda, Atatürk’ün Çankaya Gazi Kız Nümune Mektebine 1925 yılında yaptığı bir ziyarette, okula bir Kuran Meali hediye etmiş ve onun kapağının iç tarafına şu notu düşmüştür: “Çankaya Gazi Kız Nümune Mektebine dikkatle okunmak ve … için hediye ediyorum.” Bu yazıyla Kur’an üzerinden dinin öğrenilmesine dikkat çekilmektedir.
Bu konuda en önemli adımın, din ve mezhepler konusunda görüşlerine Atatürk’ün sık sık müracaat ettiği Yusuf Ziya Yörükân tarafından 1950’li yılların başında İlm-i Hal adını verdiği çalışmasıyla atıldığını görmekteyiz. Yörükân bu eserinde, sırf Kur’an’a dayalı olarak, İslam’ın temel doktrinini ortaya koymaya çalışmıştır. O, bu kitapta, delil olduklarını kabul etmesine rağmen, mezhepler arasında tartışmaların bulunması dolayısıyla hiçbir hadise yer vermemiştir. Bu eser, o önemde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından birkaç defa yayınlanmış ve daha sonra orta öğretimde ve Öğretmen okullarında kaynak kitap olarak okutulmuştur. Aslında Laik eğitim sisteminde Kur’an merkezli din öğretiminin en önemli tek ve ilk örneğidir. Yörükân, Kur’an merkezli mezhepler üstü bir din öğretimiyle neyi kastettiği ve bunu nasıl temellendirdiğini şöyle açıklamaktadır:
“İşte hakikat böyle iken yetkisiz ellerde Müslümanlık, gün geçtikce güçleştirilmiş, darlaştırılmış, içine lüzumsuz akîdeler karıştırılmış ve içinden çıkılması güç hale sokulmuştur. Bu hâl, karşısında hakikat nedir? Hakikati beyan eden kitabın âyetlerine dayanarak bunların açıklanması gerekli değil midir?
Bir de insan, bilmek, kendi varlığının sebep ve gayesini aramak, hakikate ulaşmak ve Allah ile ittisal peyda etmek ister, inanmak ve vicdanını tatmin etmek ihtiyacındadır, tevhid akîdesine ulaşmıştır. Ben müslümanım diyor,ama bu dinin mahiyeti nedir? Hangi esaslara inanıyorum? Ne gibi amellere mükellefim? Bunları, hiç su katılmadık bir menbadan saf hâliyle öğrenmek ister; insan için bunu ana kaynaktan, Kitabullah’tan bizzat çıkarmak ve anlamak kadar iyi bir mazhariyet olur mu? … İşte bizi bu İlm-i Hâl’i hazırlamaya sevkeden başlıca âmiller bunlardır.
Bu eseri, milli bünyeyi gönül birliğine, iman ve amel beraberliğine yedecek bir hamle gibi almak mümkündür; ama âtî için mülâhazalarda bulunmak, bunu mezhepler üstü bir tebliğ, yeni bir dava ve bir teşebbüs mahiyetinde mütalâa etmek veya Peygamber devrine dönmek gibi bir düşünce ileri sürmek asla bahis konusu değildir.
Amaç, Müslümanlığı her türlü fikir ve münakaşanın fevkinde, Peygamber devrinde olduğu gibi tesbit etmek; onun, hayatı ve millî refahı teşvik edici, ilim ve fazileti,terakki ve tekâmülü emredici vasıflarını belirtmek ve Müslümanlık binasının temellerini,bütün Müslümanlarca üzerinde ittifak edilen ve söz götürmez bir delil olan Kur’ân âyetleriyle vermek ve din sahibinin çizdiği hatlar içinde göstermektir.”
Din, Kur’an ve akıl merkezli öğretildiği takdirde, bütün yorumları kucaklayan ve kuşatan İslam’ın birleştiriciliği işlevselleşir. Aksi takdirde birleştirici olmaktan çok iç çekişmelere ve ayrılıklara yol açar. Bu sebeple, Beyza Bilgin’in konuyla ilgili şu tespiti son derece önemlidir: “ Türkiye’nin eğitim politikası ve İslâm dininin bütünlüğü açısından, din dersleri, devletin okullarında mezhepler üstü olarak öğretim yapılmak durumundadır.”
Sonuç olarak Mezhepler üstü yaklaşımda İslam kaynaklı bütün dinsel oluşumları kuşatacak İslam’ın kök değerleri, Kur'an merkezli, birleştirici bir üslupla verilir. İnanç, ibadet ve ahlâk alanlarıyla ilgili bu değerlerin, mezhepler ve tarikatlar öncesinde Kur'an'la ve Hz. Peygamber'in çabalarıyla oluşturulmuş bütün Müslümanları birleştiren ortak paydalar olmasına özen gösterilir. Amaç yorumlardan birisini telkin edip diğerini dönüştürmek değildir. Sadece bireylerin dini kültür ve ahlâki değerler hakkında doğru bilgilenmelerini sağlamaktır. Bununla birlikte, dinin anlaşılma biçimleri olarak tanımlanan mezhepler ve dinsel oluşumlar, yok sayılmaz; kültürel ve düşünce zenginliği olarak görülür. İlk aşamada dinin ortak paydaları, daha sonraki aşamada ise, tarih boyunca ortaya çıkan farklı yorumlar hakkında, dinî-kültürel boyutuyla betimleyici bir tarzda bilgi verilmesi hedeflenir ve bu amaçla bazı ünite ve okuma parçaları konulabilir. Hatta diğer dinlere de yer verilerek dinler arası açılımlı bir ders niteliği kazandırılabilir. Bu yaklaşıma uygun olan, bütün dini ve ahlâkî değerler, öğretime konu edinilebilir, ancak din eğitiminde kullanılan yaklaşımlardan birisi olan doktrin merkezli ya da mezhep merkezli bir din eğitimine dönüşmemesine büyük özen gösterilmelidir. Din Kültürü ve Ahlak bilgisi derslerinde tek din hakkında değil dinler açılımlı olmasında fayda vardır. Belli bir dinin tarihinde ortaya çıkmış bir mezhebin itikad ve ibadet esasları mecburi eğitimde verilmesi pek çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu sebeple din öğretiminde bir dinin alt gruplarına ve farklı yorumlarına eşit mesafede durulması gerekir. İyi bir din eğitimi, iyi bir mezhep mensubu veya iyi bir mürid yetiştirmek yerine iyi bir insan yetiştirmeyi hedeflemelidir. Mezhep, tarikat ve cemaate bağlı doktriner din eğitimi, herkese açık devlet okullarında verildiği takdirde, bu eğitim ideolojik, baskıcı bir din eğitimi/öğretimine dönüşebilir. Belli bir mezhep veya doktrine bağlı yapılan bir din öğretimi, çocukların olaylara, olgulara ve dünyaya bakış açısını daraltabilir. Din öğretiminin mezhepler üstü yaklaşımla verilmesi, ülkemiz açısından Millî Eğitimin temel amaçlarına daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Prof. Dr. Sönmez KUTLU

Dipnotlu tam metni buradan indirebilirsiniz.

Yorum Ekle

  
 

Prof.Dr. SÖNMEZ KUTLU’NUN “DİN ÖĞRETİMİNDE MEZHEPLER ÜSTÜ YAKLAŞIM” ADLI KONUŞMASINDAN BAZI NOTLAR

1. Dinî eğitim olmadığı, Din öğretimi olduğu ve Mezhepler üstü dinler açılımlı olduğu sürece, zorunlu olması Laikliğe aykırı değildir.
2. Avrupa’da da dinler üstü veya mezhepler üstü bir yaklaşımla laik sistemlerde zorunlu olarak verilmektedir.
3. Avrupa Birliği yasaları, Zorunlu Din öğretimine karşı değildir ve bunun değiştirilmesi yönünde her hangi bir yaptırım hakkı yoktur. Çünkü bir çok Avrupa ülkesinde zorunlu olarak devlet okullarında bu ders okutulmaktadır.
4. "Zorunlu-Seçmeli"(*) olan yerlerde bu dersi almayanlar alternatifi ahlak ve benzeri dersleri almaktadır.
5. Avrupa’da Din öğretimi, Din eğitimi, Din Dersi ve benzeri adlarla mutlaka ders bulunmaktadır. Din hakkında bilgilenme veya dini eğitim ihtiyacı mutlaka karşılanmaktadır.
6. Avrupa ülkelerinde Din eğitimi veya öğretimi, ilk öğretim 1. sınıftan itibaren yapılmaktadır.
7. Türkiye’de din öğretimi ihtiyacını sağlıklı bir şekilde karşılayacak güvenilir kurumlar olmadıkça, bu iş ehil olmayanlara bırakılamaz. Devlet, bu ihtiyacı tatmin edici bir yolla kendisi karşılamalıdır.
8. Tevhid-i Tedrisat gereği Din öğretiminin yeri mekteptir.
9. Türkiye’de verilen Din öğretimi mezhebî bir eğitim değildir. Mezheplere ve tarikatlara eşit mesafede durduğu için Laiklikle de çelişmemektedir.
10. Namaz kılmayı, Oruç tutmayı öğretmek Sünnilik değildir. Sünnilik yok iken de Namaz ve Oruç vardı. Bu konularda kısmen Hanefiliği esas almak Programları Sünni yapmaz.
11. Türkiye’de 2003 yılından itibaren Din Kültürü Ahlak Bilgisi Programları değiştirilmiştir.
12. Bu değişiklikte Mezhepler üstü ve Dinler açılımlı bir yaklaşım benimsenmiştir.
13. Mezhepler üstü yaklaşım, dini her hangi bir mezhebe veya anlayışa bağlı kalmaksızın o dinin kendi metinleri üzerinden ve peygamberinin önderliğinde gerçekleşen sahih tecrübe yoluyla vermektir.
14. Müfredat değişikliğinde, bu yaklaşım benimsenmiştir. Buna göre bütün mezhep, tarikat ve meşreplerin müştereken kabul ettiği Kur’an merkezli bir müfredat hazırlanmıştır.
15. İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak yönü öğretime konu edilmiştir.
16. İlköğretim ve Orta Öğretimde Din eğitimi, dinin eğitimi veya mezhebi eğitim verilmemektedir.
17. Müfredatta, hiçbir mezhep küçümsenmemekte veya yüceltilmemektedir.
18. Mezheplerin dinle ilişkisi ve İslam düşüncesine katkısına yer verilmektedir.
19. Müfredat hazırlanırken, sırf Alevilik konusu ile ilgilenilmemiştir.
20. Türkiye’nin toplumsal yapısı esas alınarak Din Anlayışındaki farklılıkların tamamı dikkate alınmış ve toplumsal ihtiyaç karşılanmaya çalışılmıştır.
21. Din anlayışındaki farklılıklar, “İslam Düşüncesinde Yorumlar Ünitesi ve İslam Düşüncesinde Tasavvufî Yorumlar adıyla yer almıştır.
22. Alevilik-Bektaşilik, Tasavvufî bir yorum olarak programa konulmuş ve hakkında bilgi verilmiştir.
23. Alevilik bir din değildir. Çünkü Bektaşilik ve Kızılbaşlık olarak ikiye ayrılan Alevilik, bir tasavvufi oluşumdur. Bektaşilik ve Safevi tarikatı İslam düşüncesinde ortaya çıkan Müslüman iki tarikattır.
24. Alevilik, programda Ünite olarak, alt başlıkta ve okuma parçası şeklinde yer almıştır.
25. Aleviliğe yer verirken, Makalat, Cabbar Kulu ve benzeri Aleviler arasında tartışma götürmez yazılı kaynakları kullanılmıştır.
26. Yeni Program Türkiye’deki bütün Müslümanları, özellikle Alevi ve Sünnileri kucaklayan programdır.
27. İslam hakkında herkesin ortak olarak benimsediği kök değerler ve İslam’ın mezhepler üstü boyutu İnanç, ibadet ve ahlak kısmı birinci kademede, yani İlköğretimde, mezhepler ve tarikatlar ikinci kademede, yani Orta öğretimde verilmektedir.
28. Mezhepler ve Tarikatlar yetişkinlere yönelik bir eğitimi öngörür. Tarikatların eğitimi bir anda olup biten bir şey değildir. Uzun bir süreçte yetişkinleri eğitmeye çalışır. Böyle bir eğitim sınıf ortamına asla taşınamaz.
29. Mezhebî eğitim, tarikat eğitimi veya bir cemaatin eğitimi, ideolojik ve baskıcı bir eğitime dönüşebilir.
30. Din Eğitimi seçmeli olduğunda Türkiye’de bu eğitim özgürlüklerin açılımı değil özgürlüklerin kısıtlanmasına sebep olabilir. Çünkü her yerde bu seçmeli dersi alanlara sınıf ve öğretmen bulmak imkansızdır. Türkiye’de dini kimlikler iç içe yaşamaktadır. İsteyen istediği şekilde alamayınca haklarından mahrum olacaktır.
31. Din öğretimi bu şekliyle zorunlu olmaya devam etmelidir.
32. Anayasanın 24. maddesinde Din öğretimi ve Din eğitimi birbirinden ayrılmıştır. Din Öğretimi Anayasa doğrultusunda işletilmiştir. Ancak Ailelerin isteğine göre Din Eğitimi henüz yürürlüğe konulamamıştır. Bu madde işletilerek İkinci kademede seçmeli din eğitimi konulabilir. [(*) Zorunlu-Seçmeli: Birkaç Din ve Ahlakla ilgili dersten birini seçmek zorunluluğu olan]

Duyurular  |  Makale ve Sohbetler  |  İletişim  |  Paylaşım